Abdominal Kanser Riskini Hurma Azaltır.

Abdominal Kanser Riskini Hurma Azaltır.
İnsan sağlığında Abdominal Kanser ve Türevleri için Araştırmalar, abdominal kanser riskini ve etkisini azaltmanın bilinen bir yolu olan hurmalara dikkat çekmektedir. Tüm yaş grupları için yararlı bir tonik olarak kullanılabilir ve bazı durumlarda geleneksel ilaçlardan daha iyi etki ederler. En önemlisi doğal bir takviyedir, bu nedenle insan vücudu üzerinde herhangi bir olumsuz yan etkiye sahip değildir. Hızlı enerji artırmak için yine hızlı ve kolay şekilde sindirilebilir.


Derin ven trombozu (DVT) ve pulmoner embolizm (PE) altta yatan patoloji sebebiyle (venöz kan pıhtılaşması daha genel adıyla venöz tromboembolizm (VTE) olarak tanımlanmaktadır (1). Venöz tromboembolizm yıllık olarak genel popülasyonda her 1000 kişiden 1-2’sinde, genellikle DVT olarak görülmektedir. İnsidans 40 yaşın altında 10000’de 1 iken, 60 yaşın üzerinde 100’de 1’e kadar yükselmektedir. Her 100 kişiden 2 ila 5 kadarının ömürleri boyunca en az bir kez VTE geçirdikleri öngörülmektedir. Amerika Birleşik Devletlerinde (ABD) yılda yaklaşık 2 milyon DVT olgusu 600000 PE olgusu görüldüğü öngörülmektedir. Bunun yanında ABD’de her yıl yaklaşık 200000 kişi PE nedeniyle hayatını kaybetmektedir. Bu sayı; AIDS (edinsel immün yetersizlik sendromu) meme Abdominal Kanser riskini ve trafik kazaları nedeniyle kaybedilen kişilerin toplamından daha fazladır . VTE batı ülkelerinde hastane ölümlerinin en sık nedenlerinden biri olarak tanımlanmıştır. Doğu ülkelerinde de batıdaki kadar olmasa da ortopedik, jinekolojik ve abdominal cerrahi geçiren hastalarda VTE sıklığı hızla artmaktadır (1). DVT genellikle alt ekstremitedeki venöz sistemden kaynaklanır ve kendiliğinden olurken PE daha çok proksimal venlerin travmaya uğraması veya alt ekstremite venlerindeki trombozun buraya uzanması sonucu görülür. VTE sıklıkla asemptomatiktir. Hastanede yatan hastalarda yapılan prospektif çalışmalardan birinde PE oranı %1 iken PE’den ölen hastaların %70’inde tanıdan şüphelenilmemiştir . Venöz tromboembolizmin tanısındaki zorluklar, yalnızca hastanede yatan hastaların incelenmesi, yalnızca yaşlı hastaların incelenmesi, sık otopsi yapılamaması veya otopsi sonuçlarının insidans rakamlarına dahil edilmemesi gibi durumlar nedeniyle gerçek insidans bilinmemektedir. Venöz tromboembolizm insidansı yaşla birlikte artmakta ve 85 yaşın üzerinde %1’e ulaşmaktadır. %44’ünün PE ve %14’ünün DVT+PE olduğu saptanmıştır. Kadın/erkek risk oranı 1,2 olarak saptanırken, genç yaşlarda kadınların, ileri yaşlarda ise erkeklerin daha yüksek risk altında oldukları görülmüştür.
Pulmoner embolizmin ölümcül bir hastalık olduğu, hastaların %30’unun ilk 30 gün içerisinde, eşit oranda hastanın (%30) takip eden 8 yıl içinde tekrarlayan ataklarla veya pulmoner hipertansiyon gibi kronik komplikasyonlar nedeniyle kaybedildiği saptanmıştır (2). Akut tetikleyici faktörlerin başında hastaneye yatırılma gelmektedir. Kanserli hastalarda venöz tromboembolizm için risk faktörleri

Komorbidite (%)
Renal hastalık 7.6
Enfeksiyon 7.4
Tranfüzyon 6.9
Arteryel ebolizm 6.8
Anemi 6.2
Karaciğer hastalığı 6.0
Akciğer hastalığı 5.9
Konjestif kalp yetmezliği 5.7
Diabetes mellitus 4.5
Hipertansiyon 3.9
Kanser Bölgesi
Pankreas 8.1
Diğer batın 6.6
Böbrek 5.6
Over 5.6
Mide 4.9
Özefagus 4.3
Kolon 4.0
Rektum 3.5
Testis 3.3
Sarkom 2.9
Mesane 2.9
Meme 2.3
Prostat 1.9
Baş ve Boyun 1.4
Venöz Tromboemboli Patofizyolojisi Venöz tromboembolizm gelişimini kolaylaştıran üç temel patogenik mekanizma Virchow tarafından yaklaşık 150 yıl önce tanımlanmıştır (2). Bu temel patogenik mekanizmalar halen Kabul görmekte olup, günümüz teknolojisi ile bu mekanizmalara genetik değişiklikler (polimorfizmler / mutasyonlar) eklenmiştir. Kan akımının yavaşlaması (staz), damar duvarında hasar (öncelikle endotel hasarı-işlev bozukluğu) ve hiperkoagülabilite Virchow üçlüsü (triadı) olarak tanımlanır. Kanserli Hastalarda VTE Patofizyolojisi Kanserli hastalarda, venöz staz; uzamış yatak istirahati ve damarlara dıştan tümör basısına bağlı olarak gelişebilir. Son gelişmeler Abdominal Kanserin moleküler biyolojisindeki protrombotik yolakları destekler niteliktedir. Malignitedeki tromboz gelişimi, prokoagülanların aktivasyonu, sitokin salınımı, antikoagülan inhibisyonu veya fibrinolitik yollar gibi karışık ve birbiriyle etkileşimli birçok mekanizma sonucu gerçekleşir .
Hücre-Hücre Etkileşimleri ve Prokoagülanlar Çalışmalar, tümör hücrelerinin trombosit adezyon moleküllerinde anahtar olan glikoprotein Ib ve glikoprotein IIb/IIIa salgıladığını göstermiştir. Benzer şekilde malignite yüksek von Willebrand faktör düzeyleriyle ilişkilidir. GP IIb/IIIa ile tümör hücrelerine trombosit adezyonu tümör yayılımında rol oynayabilir. Koagülasyon kaskadının aktivasyonu için major yolak subendotelin açığa çıkması ve doku faktörü salınımıdır. Doku faktörü (TF) koagülasyon faktörü faktör VIIa’yı aktive eder ve sonunda protrombinin trombine dönüşmesine öncülük eder. Doku faktörünün sadece tümör hücrelerinden salınmadığı, vasküler endotelyal hücreler ve monosit/makrofajlardan da salındığı gösterilmiştir. Tümör hücrelerinin ayrıca faktör X’nu Xa’ya direk olarak ayıran Abdominal Kanser prokoagülanı olan sistein proteaz salgıladığı bulunmuştur. ELISA (enzyme-linked immunoabsorbent assay) kullanılan çalışmalar Abdominal Kanser prokoagülan seviyelerinin Abdominal Kanserli hastaların %81’inde arttığını göstermiştir. Bu nedenle Abdominal Kanser prokoagülanları potansiyel tümör belirteci olarak görülmektedir. Fibrinolitik yolağın aktivasyonu, pıhtılaşma dengesinde önemli bir bileşendir. Plasminojenin plasmine aktivasyonu doku plasminojen aktivatörü veya ürokinaz-tip plasminojen aktivatörü (uPA) tarafından katalize edilir.

Bu enzimler plazminojen aktivatör inhibitör (PAI) tarafından inhibe edilebilir. Yüksek UPA, ona uyan reseptör UPAR ve PAI malignensilerle ilişkilidir. Normal koagülasyon-fibrinolitik dengedeki bu karışıklıkların lösemi hastalarındaki yüksek kanama oranlarında ve diğer taraftan solid organ tümörü olan hastalarda yüksek VTE oranlarında payı olabilmektedir. Sitokinler ve Anjiogenez Sitokinlerin tümör oluşundaki rolü uzun zamndır bilinmektedir. Folkman tümör büyümesinde anjiogenezin rolünü ortaya koymuştur. Aynı sitokinlerin hastaların tromboza yatkınlığından sorumlu olduğuna dair kanıtlar dair gittikçe artmaktadır. Vasculer Endotelial Growth Factor (VEGF), Tumor necrosis Factor alpha (TNF-a) ve İnterlökin-1 vasküler endotelden TF (doku faktörü) salınmasını uyararak tromboza eğilime öncülük ederler. Benzer şekilde , hem TNF-a hem de IL-1 trombinin reseptörü olan, vasküler endotelden salınan trombomodülinin salınımını azaltırlar. Trombin-Trombomodulin kompleksi, potansiyel antikoagülan olan protein c’nin aktivasyonuna öncülük eder. Bu nedenle trombomodulin salınımının azalması ve doku faktörü salınımının artması protrobotik etkiye neden olur. Benzer şekilde, TNF-a ve IL-1 birlikte, vasküler endoteli pıhtı oluşumuna eğilimi artıran PAI üretmesi için uyarır.

Derin Ven Trombozu Tanısı Derin ven trombozunda (DVT) ağrı, duyarlılık, eritem, ısı artışı, gode bırakan ödem, şişlik veya ayağın dorsofleksiyonu ile gelişen baldır ağrısı olarak tanımlanan homans belirtisi gibi klinik semptom ve bulgular, olguların %50’sinden azında bulunurlar. Bu bulgular bacak travması, selülit, obstrüktif lenfadenomegali, yüzeyel ven trombozu ve posttromboflebitik sendrom gibi başka hastalık süreçlerinde de görülebilir. Derin ven trombozunda klinik belirtilere dayanarak tanı koymak güvenilir bir yöntem değildir. Derin ven trombozu belirti ve bulguları olan hastaların ancak %25’inde tanı testlerle doğrulanabilmektedir. Tanıyı kesinleştirmek için klinik risk skorlaması yapılmakta ve D-dimer veya ultrasonografi gibi incelemelerin yapılması gerekmektedir. Her iki bacakta da semptom varsa daha fazla semptom bulunan bacak değerlendirilir. Klinik DVT olasılığı düşük olan hastalara (test skoru ≤0, DVT olasılığı %5) öncelikle D-dimer testi yapılması önerilir. D-dimer Testinin negatif olması 3 aylık kümülatif VTE insidansının %0,5 olması anlamına gelir. D-dimer düzeyi yüksekse ultrasonografi yapılması gerekir. Ultrasonografinin pozitif olması DVT tanısını doğrular, negatif ise DVT tanısından uzaklaşılır .

Klinik DVT olasılığı orta (test skoru 1-2, DVT olasılığı %33) ve yüksek (test skoru ≥3, DVT olasılığı %85) düzeyde olan hastalara doğrudan ultrasonografi yapılması önerilir. Kompresyon ultrasonografisinin negatif sonuç vermesi tanıyı dışlamaz, sonraki 3-6 ay içinde DVT oluşma riski sürer; orta derecede riskli hastaların %3,6, yüksek derecede riskli hastaların %31’inde bu süre içinde DVT oluşabilir. Bu durumda D-dimer testi yapılması uygundur. Fibrinojen’den D-dimer oluşumu; D-dimer bir fibrinojen yıkım ürünüdür. D-dimer sensivitesi %93-95’tir. Hastanede yatan hastalarda yapılan bir çalışmada spesifitesi trombozu göstermede %50 olarak bulunmuştur. Yalancı pozitiflik birçok değişik nedene bağlı olabilir; karaciğer hastalığı, yüksek romatoid faktör , enflamasyon, Abdominal Kanser, travma, gebelik, henüz geçirilmiş cerrahi ve ileri yaş sayılan nedenler arasında en sık gözlenenlerdir.

Pulmoner Emboli Tanısı Pulmoner embolizm kuşkusu olan bir hastada , klinik tabloya göre PE olasılığının değerlendirlmesi, tanı testi sonuçlarının yorumlanması ve uygun tanı stratejisinin belirlenmesinde çok önemli bir konudur. Pulmoner embolizmde belirti ve bulguların yanında risk faktörleri dikkate alınmalıdır. Özellikle akut başlayan dispne , yan ağrısı ve taşikatdisi olan akciğer grafisi normal bulunan ve bu durumu başka bir hastalık ile açıklanamayan hastalarda PE’den kuşkulanmak gerekir. Pulmoner embolizmde görülebilen belirti ve bulgular gösterilmiştir. Otopsi çalışmalarının sonuçlarına göre olguların çoğunda ölüm öncesinde PE kuşkusunun olmadığı belirlenmiştir. Klinik bulguların özgül olmaması nedeniyle klinik tanı olasılığını daha da güçlendirmek için bazı klinik skorlama sistemleri geliştirilmiştir. Geçerliliği ispatlanmış skorlama sistemlerine örnek olarak Tablo 1.6’da Wells skorlama sistemi gösterilmiştir. Pulmoner embolizm şüphesi olan hastalarda girişimsel ve pahalı bir yöntem olan pulmoner anjiografiye gereksinimi mümkün olduğu kadar azaltmak amacıyla ampirik değerlendirme, D-dimer, alt ekstremite kompresyon ultrasonografisi, seri venöz USG, ventilasyon/perfüzyon sintigrafisi gibi değişik tanı yöntemlerini içeren farklı tanı algoritmaları uygulanmaktadır.

Profilaksi Günümüzde cerrahide tromboemboli profilaksisi DMAH(Düşük Molekül Ağırlıklı Heparin) ile yapılmaktadır. DMAH, fraksiyone olmamış heparinden hazırlanan ve heparinin enzimatik veya kimyasal depolimerizasyonu sonucu elde edilen küçük heparin parçaları içeren bir moleküldür. DMAH’ın ortalama molekül ağırlığı 5000 daltondur ve fraksiyone olmamış heparinin ortalama molekül ağrılığının üçte birine eşittir. DMAH,heparine göre avantajları fazladır ve bir çok endikasyonda heparinin yerini almıştır. DMAH’lerin Etki Mekanizması Heparine benzer şekilde DMAH antitrombini aktive ederek antikoagülan aktivitesini gösterir. Antitrombin bir serin proteaz inhibitörü olarak koagülasyon proteazlarının major plazma inhibitörüdür. DMAH, pentasakkarid kolu ile antitrombine bağlanarak koagülasyon kaskadının inhibe eder. Bu bağlanma antitrombinin yapısını değiştirir ve bu değişim aktive faktör Xa’nın inhibisyonunu hızlandırır. Bu ayrışmanın bir kez gerçekleşmesi sonucu DMAH başka antitrombin molekülüne bağlanmak için serbest kalır ve ardından daha çok faktör Xa’yı inhibe eder. Heparin gibi trombini direkt inhibe etmez sadece faktör Xa’yı inhibe eder. Enoksaparin sodyum 4500 Dalton molekül ağırlığına sahip yüksek anti-Xa (100I.U./mg) ve düşük anti-IIa veya anti-tirombin ( 28 I.U./mg) aktivitesi olan DMAH’dir. Bemiparin, heparin sodyumun alkali depolimerizasyonu sonucu elde edilen 2.jenerasyon DMAH’dir. Ortalama ağırlığı 3600 Daltondur, uzun yarılanma ömrüne sahiptir (5,3 saat) ve anti-Xa/anti-II-A aktivite oranı 8:1dir . Cerrahide kanama kontrol edildiği gibi, tromboz da kontrol edilmeye çalışılmalıdır. Abdominal cerrahi, meme cerrahisi, travma ve Abdominal Kanser cerrahisiyle VTE arasındaki ilişki iyi bilinmelidir. Venöz tromboembolizmin küratif tedavisinin olmaması nedeniyle oluşmasını engellemek gereklidir. Venöz tromboembolizm bir anlamda profilaksi ile anılmaktadır.

Genel cerrahi uygulanan 20 yaş üstü hastalarda yapılan çalışmalarda, tromboprofilaksi yapılmadığında cerrahi girişim sonrası VTE görülme sıklığının %15-30 arasında olduğu görülmüştür. Ölümcül PE oranı ise %0,2-0,5 arasındadır. Kanser hastalarında VTE gelişme riski olmayanlardan 6 kat yüksektir (10). Cerrahi girişim yapılan Abdominal Kanser hastalarında DVT riski 2 kat, ölümcül PE riski ise 3 kattan fazla artmaktadır. Bu hastalarda, genel perioperatif bakımın iyileştirilmesi, daha hızlı mobilizasyon, daha çok bölgesel anestezi ve tromboprofilaksi kullanılması VTE riskini düşüren faktörlerdir (11). Yaşlı hastalardaki daha büyük ameliyatlar, preoperatif kemoterapi kullanılması, daha kısa süre tromboprofilaksi uygulanması gibi faktörler ise VTE gelişme riskini arttırmaktadır. Kanser, geçirilmiş VTE, obezite ve gecikmiş mobilizasyon gibi klasik risk faktörlerinin bulunması genel cerrahi hastalarında VTE riskini etkilemekte ve yaş bağımsız bir risk faktörü olarak kabul edilmektedir. Anestezi tipi de önemlidir. Farmakolojik tromboprofilaksi yapılmadığı durumlarda DVT görülme sıklığının spinal/epidural anestezi hastlarında genel anesteziye göre daha düşük olduğu görülmüştür. Birçok randomize klinik çalışma ve meta-analizlerin sonuçlarına dayanarak, majör genel cerrahi ameliyatlarını takiben rutin olarak tromboprofilaksi uygulanması önerilmektedir. Hem düşük doz standart heparin hem de DMAH kullanılması genel cerrahi girişimi sonrası asemptomatik DVT ve semptomatik VTE gelişme riskini en az %60 azaltmaktadır. Bir meta-analiz değerlendirilmesinde, DMAH kullanılan hastalarda asemptomatik DVT ve semptomatik VTE görülme oranında tromboprofilaksi yapılmayan hastalara göre %70’in üzerinde azalma sağlandığı gösterilmiştir.

Postoperatif DVT riski ameliyattan sonra 1-2 hafta içinde en yüksek düzeydedir, bu nedenle ölümcül PE gibi VTE komplikasyonları geç dönemde görülür. Abdominal veya pelvik kanser cerrahisi uygulanan hastalarda yapılan çok merkezli bir çalışmada, ameliyat sonrası ortalama dokuz gün veya 28 gün enoksaparin 40mg tromboprofilaksisinin etkiniği değerlendirilmiştir (12). Çalışmanın 25. ve 31. Günleri yapılan venogarfi bulgularına göre uzun süreli tromboprofilaksi yapılan grupta DVT oranı anlamlı derecede daha düşük bulunmuştur (%12’ye karşılık %5; p=0,02).
Majör abdominal cerrahi uygulanan 427 hastayla yapılan bir başka kontrollü çalışmada, 1 hafta süreyle dalteparin verilen hastaların %16’sında DVT görülürken, 4 hafta süreyle tromboprofilaksi uygulanan hastalarda bu oran %7 olarak saptanmıştır (p=0,012) (13). Ülkemizde genel cerrahi hastalarının profilaksisinde standart heparin, bemiparin, dalteparin, enoksaparin, nadroparin, parnaparin, tinzaparin ve abdominal cerrahide fondaparinuks endikasyon almıştır. Her hastaya cerrahi işlemden önce; cerrahi işlem tipi, altta yatan ve/veya eşlik eden hastalık ve yaşlarına göre VTE gelişimi açısından risk değerlendirmesi yapılması gereklidir. Venöz tromboembolizm profilaksi ve tedavi önerileri 1 Ocak 2014 ile 15 Aralık 2014 arasında preop malignite tanısı olan elektif veya acil olarak küratif ya da palyatif amaçlı major abdominal kanser cerrahisi uygulanan (pankreas, kolon, mide, karaciğer, özefagus ve diğer) 114 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilmeme kriterleri verilmiştir.

Hastaların çalışmaya dahil edilmeme kriterleri • Ameliyata veya hastalığa bağlı olarak reoperasyon gereken ve bu nedenle kaybedilen hastalar Ciddi kanama bazukluğu olan veya yüksek kanama riski olanlar • Cerrahiden önceki 5 gün içinde warfarin sodyum gibi antikoagülan tedavi alanlar • Standart ya da DMAH’lere ciddi hipersensivitesi bilinen hastalar DMAH: Düşük molekül ağırlıklı heparin Hastalar; demografik özelliklerine göre (yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi), preop hastalık tanısı, komorbiditeleri, ameliyatı, ameliyatın süresi, postoperatif yoğun bakımda kalış süresi, trombosit değeri, tümörün patolojisi, histopatolojik evrelemesi (TNM sınıflaması), hastalığın klinik evrelemesi, onkolojik tedavi açısından ve VTE komplikasyonu ile hospitalize edilip edilmediği tıbbi kayıtlardan değerlendirilmiştir. Daha sonra bu hastaların tamamına ulaşılmış ve son durumları değerlendirilerek, taburcu olduktan sonra DMAH kullanım süresi, VTE (ayaklarında şişlik olup olmadığı, solunum sıkıntısı nedeniyle bir sağlık merkezine başvurup başvurmadığı) ya da kanama gibi bir komplikasyon geçirip geçirmediği ve halen sağ olup olmadığı öğrenilmiştir. Ayrıca bu hastalar içerisinde de klinik bulgularına yansımayan bir değişim olup olmadığını saptamak için 34 hastanın postoperatif 1., 2., ve 3. haftadaki D-Dimer ( <0,5mg/L veya <0,5μg/dl ) ve fibrinojen ( 180-400mg/dl ) değerlerine bakılmıştır. Düşük molekül ağırlıklı heparin ile farmakolojik profilakside, subkutanöz yoldan 3500 I.U.-0.2ml bemiparin sodium (HIBOR® Dem ilaç) veya 4000 I.U. -0,4ml enoksaparin sodyum (Clexane® sanofi-aventis) kullanılmıştır.

Hastaların tamamına preoperatif 6.saatte DMAH uygulanmıştır. Düşkün ve immobil sınırlı sayıdaki hastaya daha erken dönemde de profilaksi uygulanmaya başlanmıştır. Postoperatif dönemde ise hastaların yine tamamına DMAH postoperatif 12.saatte başlanarak devam etmiştir. Hastaların bir kısmına sadece hastanede kaldıkları sürece ( ≤ 7 gün ) DMAH kullanılırken , bir kısmına da ACCP (American College of Chest Physicians) ve ulusal venöz tromboembolizm tedavi ve profilaksi kılavuzuna göre hastalar en az 1 ay DMAH kullanmışlardır. Buna göre, hastanede yatış süresince (≤7 gün) DMAH uygulanan hastalarla, yatış süresince ve taburculuk sonrası verilen (28-35gün) hastalar karşılaştırılmıştır.
A grubu: Yatışı süresince DMAH kullanan hastalar- 54 hasta
B grubu: Yatışı süresince alıp taburculuk sonrası da DMAH alan hastalar- 60 hasta
Her iki grup hastaların özellikleri, tromboemboli komplikasyonları, neoadjuvan/adjuvan kemoterapi alıp almamaları, tromboemboli parametreleri ve ölüm oranları karşılaştrılmıştır. İstatiksel analiz SPSS (Statistical Product and Service Solutions inc. Chicago, IL, ABD) 20. Sürüm programında yapılmıştır. Kategorik değişkenler için betimleyici istatistikler n ve yüzde olarak, sürekli değişkenler için medyan (minimum-maksimum) olarak verilmiştir. Kategorik değişkenlerin gruplar arası karşılaştırılmasında Ki-Kare, Fischer’in Ki-kare testi ve freeman halton testi kullanılmıştır. Zamana bağlı değişkenlerin yüzde değişim değerleri(son değer-ilk değer/ilk değer) olarak hesaplanmıştır. Sürekli değişkenlerin karşılaştırılmasında Mann-Whitney U testi kullanılmıştır. p <0,05 istatiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir.

BULGULAR Hastaların Preoperatif Özellikleri Ortalama hasta yaşı ortalama 60 olup, A grubunda 62,8 (37-85),B grubunda 60 (38-83) arasında değişmektedir (p=0,153). A grubunda erkek hasta sayısı 31 (%57,4),kadın hasta sayısı 23 (%42,6) . B grubunda erkek hasta sayısı 36 (%60),kadın hasta sayısı 24 (%40) olarak saptandı (p=0,928). VKİ (vücut kitle indeksi) A grubunda 24,8 B grubunda 24,8 (p=0,505) olarak saptandı. Venöz tromboemboli risk faktörlerine göre VTE öyküsü A grubunda 2 (%3,7) B grubunda 1 (%1,7) (p=0,413) obezite A grubunda 4 (%7,7) B grubunda 7(%12,1) hastada (p=0,656), Koroner arter hastalığı veya konjestif kalp yetmezliği A grubunda 7 (%13) B grubunda 7 (%11,7) (p=1) strok veya strok sonucu hemipleji öyküsü A grubunda 2 (%3,7) B grubunda 2(%3,3) (p=1) KOAH A grubunda 1 (%1,9) B grubunda 1 (%1,7) (p=1) trombosit sayısı A’da 211500 (51800-567000) B’de 220000 (116000-554000) (p=0,685) olarak saptandı Hastaların Cerrahi ile İlgili Özellikleri Alınan hasta gruplarında en çok gözlenen hastalık ve tümör yerleşimi 40 hastayla kolorektal Abdominal Kanserler oluşturmaktadır. A grubunda 23 (%42,6) B grubunda 17 (%28,3) 2. Sırada pankreas tümörleri A grubunda 8 (%14,8), B grubunda 21 (%35) ile pankreas tümörü nedeniyle cerrahi uygulanan hastalar 1 ay ve daha fazla verilen grupta daha çok yer almıştır. 3. sırada mide tümörleri;.A grubunda 9(%16,7) B grubunda 14 (%23,3) hasta yer almıştır. Karaciğer (primer ve sekonder neoplazmlar) A’da 7 (%13) B’de 4 (%6,7) ,özefagus A’da 1 (%1,9) B’de 2 (%3,3) diğer (safra yolu tümörleri vs.) A’da 6 (%11,1) B’de 1 (%1,7) (p=0,025) olarak saptanmıştır. Hastaların 83’üne küratif; A grubunda 35 (%64,8) B’de 48 (%80) hastaya küratif, 31’ine palyatif ameliyat yapılmıştır.

Küratif ameliyat yapılan hasta sayısı A’da 19 (%35,2) B’de 12 (%20) (p=0,092) olarak saptanmıştır. En çok uygulanan cerrahi prosedür Whipple ameliyatı 2. sırada anterior rezeksiyonlar (aşağı anterior rezeksiyonlar dahil) olmuştur. Ameliyatlar sonrası tümörlerin en çok saptanan histopatolojisi adenokarsinom olmuştur. AJCC (American Joint Committee of Cancer) tarafından kullanılan TNM (tumor nod metastasis) sınıflamasına göre hastaların tümör patolojileri evrelendirilip klinik olarak 4 evreye ayrılmıştır. Buna göre en çok saptanan klinik evre, Evre II olarak ; A grubunda 15 (%27,8) B grubunda 20 (%33,3) olarak saptanmıştır. B grubu , Evre IVde daha az saptanmıştır.Hastaların evresi arttıkça B grubundaki oran azalmaktadır. İkili bar grafikle karşılaştırma yapılmıştır. 77 hasta A’da 38 (%49,4) B’de 39 (%50,6) 2.sırada müsinöz içerikli tümörler A’da 9 (%16,7) B’de 13 (%21,7), 3. sırada daha çok gastrektomi sonrası saptanan taşlı yüzük hücreli tümörler A’da 5 (%9,3) B’de 2 (%3,3) diğer tümörlerin patolojileri tablo 3.2.1’de verilmiştir (p=0,261). Tablo-3.2.3’te patolojik tüm veriler karşılaştırmalı olarak sunulmuştur.

woman holding and looking at a plastic brain

Ameliyat sürelerine göre gruplar karşılaştırıldığında ameliyat süresi uzadıkça 1 ay veya daha fazla DMAH uygulanması oranı artmaktadır. 32 hasta A’da 9 (%16,7), B’de 23 (%38,3) (p=0,036). Ameliyat süresi 2 saatten az süren gruba daha çok yatışı süresince DMAH uygulanmıştır (24 hasta (%44,4)). Tablo 3.2.4’te görülmektedir. Hastaların bir kısmı postoperatif, preop bilinen yandaş hastalıkları ve uzamış ameliyat süresi, major girişim vb.nedenlere bağlı olarak yakın takip amaçlı yoğun bakımda takip edilmiştir. A grubunda 48 hasta (%88,9) B grubunda 37 hasta (%58,3) yoğun bakımda takip edilmemiştir. 1-4 gün arası yatış A’da 5 (%9,3) B’de 23 (%38,3). 4 gün veya daha fazla takip edlen A’da 1 (%1,9) B’de 2 (%3,3) olarak saptanmıştır. Tablo 3.2.5’te de görüldüğü gibi yoğun bakımda yatış süresi uzayan hasta grubunda, 1 ay veya daha fazla DMAH uygulaması oranı fazla oluşu istatiksel olarak anlamlıdır ( p=0,001) A ve B grubu arasında izlemde kanama açısından anlamlı fark bulunmamıştır (p=0,222). A grubunda 1 hastada major kanama nedeniyle kaybedilmiştir. DVT atağı, A grubunda 2 (%3,7) hastada B grubunda 1 (%1,7) hastada gözlenmiştir (p=0,413). 12 aylık herhangi bir nedenle ölümler A grubunda 11 (%20,4) B grubunda 4 (%6,7) ile 2.grupta daha az olarak istatiksel anlamlılığa yakın bir değerde bulunmuştur (p=0,06). Tablo-3.2.6 ve tablo-3.2.7’de gösterilmiştir. A ve B grubundaki hastaların medikal onkolojik tedavileri açısından farklı olup olmadığı tablo 3.2.8’de verilmektedir. Buna göre 48 (%42,1) hasta ek tedavi almamış A’da 24 (%44,4) B’de 24 (%40) olup yalnızca kemoterapi alan A grubunda 25 (%46,3) B grubunda 24 (%40), Kemoterapi ve radyoterapi birlikte alan A’da 5 (%9,3) B’de 12 (%20) toplam 17 hasta (%14,9) saptanmıştır (p=0,273). D-dimer değerleri postoperatif 3 haftalık izlemde azalmakla birlikte her iki grupta 3 hafta sonunda A grubunda ortalama 1,75 mg/dl (minimum: 1,05 mg/dl – maksimum: 3,94 mg/dl ), B grubunda ortalama 1,84 mg/dl (minimum: 0,65 mg/dl – maksimum: 3,89 mg/dl) ile normalden yüksek değerlerde seyretmeye devam etmektedir.

Fibrinojen değerleri başlangıçta 1. haftada A grubunda ortalama 320,9 mg/dl (minimum: 260 mg/dl – maksimum: 480 mg/dl), B grubunda ortalama 350 mg/dl (minimum: 220 mg/dl – maksimum: 740 mg/dl), 3 hafta sonunda A grubunda fibrinojen değeri ortalama 187,5 mg/dl (minimum: 166 mg/dl – maksimum: 418,2 mg/dl), B grubunda 220 mg/dl (minimum: 120 mg/dl – maksimum: 654,5 mg/dl) olarak saptanmıştır. Cerrahi travma sonrası koagülasyon sistemininin aktive olması, tromboembolik olay riskinin tetiklenmesine ve artmasına yol açar. Koagülasyon sistem aktivasyonunun 4 hafta devam ettiğine yönelik kanıtlar vardır (7). Abdominal cerrahi sonrası 28 gün Trombin-antitrombin seviyeleri yüksekliği ve en az 14 gün D-Dimer ve Fibrin monomer seviyeleri yüksekliği gösterilmiştir (16). Kanserli hastalarda , hemostatik belirteçlerin yüksekliği, bu periyotta Abdominal Kanserli olmayan hastalar göre daha yüksek bulunmuştur (7,10,16). Kanserdeki bu koagülasyon sistemininin uzamış aktivasyonu, malign hastalık için major abdominal cerrahi geçiren hastaların özellikle yüksek risk altında olduğunu ve uzatılmış profilaksiden fayda göreceğini düşündürmektedir.Bizim çalışmamızda da D-dimer seviyeleri postoperatif 1.haftadan itibaren 3 hafta yüksek seyretmiştir. Fibrinojen seviyeleri ise başlangıçta normalden yüksek seyretmekte sonra normal aralığa inmekle birlikte üst sınıra yakın seyretmiştir. Yine kemoterapi almış ve almamış hastaların D-dimer fibrinojen seviyelerinde istatiksel olarak anlamlı fark olmasa bile her iki grupta D-Dimer seviyesi değişiminin benzer olduğu ve yüksek seyrettiği gözlenmiştir. Rasmussen ve ark., hastalara günlük subkutan 5000 I.U. dalteparin verilerek yapılan ve major abdominal kanser cerahisi geçirmiş hastalarda yapılan bir çalışmada postoperatif 7 gün profilaksi uygulanan hastalarla 28 gün uygulanan hastaları karşılaştırmıştır. Buna göre 28.gün hastalara DVT saptanması için bilateral venografi yapılmıştır.

,Dalteparinle 28 güne uzatılmış profilaksi yapılan hastalarda belirgin olarak azalmış proksimal DVT insidansı gözlenmiştir. Enoksaparinin kullanıldığı (ENOXACAN II) abdominal kanser cerrahisi geçiren hastalara DMAH ile uzatılmış tromboemboli profilaksisi ile ilgili başka bir çalışmada standart profilaksiyle karşılaştırıldığında uzatılmış profilaksi uygulanan hastalarda VTE görülme oranının %60 belirgin azaldığı gözlenmiştir 2 (17). 3 ay sonunuda yapılan bilateral alt ekstremite venografi sonuçlarına göre VTE oranı 1 hafta profilaksi uygulananlarda %13,8 iken 4 hafta uygulananlarda %5,5 olarak bulunmuştur (p=0,01). Bizim çalışmamızda hastalara venografi uygulanmamıştır. VTE’nın radyolojik olarak gösterilmesine ilişkin yorum yapılamamıştır. Yapılmış bir çok çalışmada olduğu gibi DMAH ile uzatılmış profilakside kanama oranları oldukça düşüktür (21,22,23). Bizim çalışmamızda da aynı şekilde 114 hastada sadece 4 hastada kanama olmuş bunların 1 tanesi ciddi kanama olarak gözlenmiştir. Heparinlerin antineoplastik etkileri olduğunu düşündüren kanıtlar vardır (10). DMAH ile standart fraksiyone edilmemiş haparinin Abdominal Kanserli hastalarda profilakside kullanılarak karşılaştırıldığı bir çalışmada sağ kalım avantajı olduğuna dikkat çekilmiştir (10). DMAHlerin direk olarak anti-tümöral, anti-anjiojenik ya da immun modülatör etkileri olabileceği düşünülmektedir. DMAH’larla yapılan birçok çalışma VTE tedavisinin sekonder etkileri olarak hastaların sağ kalımında iyileşme olduğunu savunur (7,10). Günümüzde profilaktik heparin kullanımının Abdominal Kanser progresyonunu etkilediğine dair kesin kanıt içeren prospektif çalışma yoktur.

Ancak FAMOUS (Fragmin in Advanced Malignancy Outcome study) çalışmasında ilerlemiş Abdominal Kanseri olan hastalara Dalteparinle uzatılmış tedavinin 1 yıllık sağ kalımı arttırabileceği planlanmıştır ancak sağ kalıma belirgin bir etkisi görülmemesine rağmen iyi prognoza sahip hastaların da sağ kalımdan fayda gördüğüne işaret etmektedir. Bizim çalışmamızda da major abdominal kanser cerrahisi geçiren hastaların 12 aylık izleminde herhangi bir nedenle ölümler 1 hafta DMAH uygulanan grupta 11 (%20,4) 1 ay ve taburculuk sonrası uygulanan grupta 4 (%6,7) ile 2.grupta daha az olarak bulunmuştur. Bu bulgu da uzatılmış profilaksinin tromboemboli profilaksisinin dışında Abdominal Kanserli hastalarda sağ kalımda başka bir takım mekanizmaların rol oynayabileceğini düşündürmektedir. ASCO ‘nun (American Society of Clinical Oncology) 2013 yılı VTE profilaksisi ve tedavisi ile ilgili yenilenmiş kılavuzuna göre; Abdominal Kansere bağlı olarak ileri evre, Abdominal Kanserin histopatolojisi (adenokarsinom diğer tümör çeşitlerine göre daha fazla riski arttırmaktadır), tanı konulduktan sonraki geçen süre (ilk 3-6 ay en riskli dönem) tedavi ile ilişkili olarak; Cerrahinin 1 saatten uzun sürmesi Kemoterapi, Radyoterapi, hormonoterapi alması, hastayla ile ilişkili olarak; ileri yaş , yandaş hastalıklar, obezite, VTE öyküsü, biomarkırlarla ilişkili olarak trombosit sayısı (≥350000) lökosit sayısı (>11000) hemoglobin düzeyi (<10) olması Abdominal Kanserle ilişkili tromboz riskini arttırmaktadır (11,19,20). Bizim çalışmamızda da hastaların cerrahi sonrası patolojilerinin büyük çoğunluğu adenokarsinom olarak saptandı (76 hasta). Bu hastalar en çok Evre II olarak evrelendirilmesine rağmen Evre III ve Evre IV toplam 64 hasta mevcuttu. Ameliyat süreleri 2 saat ve üzerinde toplam 81 hasta vardı.

Bu da bizim çalıştığımız Abdominal Kanserli hasta grubunun oldukça riskli bir popülasyon olduğunu göstermektedir. Sonuç olarak; Kanser başlı başına hiperkoagülabilite ve VTE riskini arttırmaktadır. Major abdominal kanser cerrahisi geçiren hastalarda bu risk cerrahi travma ve immobolite gibi nedenlerle daha da artmaktadır. Düşük kanama riski ve kullanım kolaylığı etkin VTE profilaksisi sağlaması nedeniyle DMAH ile profilaksi kliniğimizde rutin olarak cerrahi öncesi ve sonrasında hastalara uygulanmaktadır. Ancak Abdominal Kanser cerrahisi uygulanan hastalara rutin olarak taburculuk sonrası 4 hafta ve daha fazla DMAH uygulaması standart olarak tercih edilmemektedir. ASCO, AJCC, ACCP kılavuzlarının en son önerileri doğrultusunda major abdominal kanser cerrahi uygulanan hastaların yalnızca yatış süresince değil taburculuk sonrası da profilaksiye devam ederek toplam 4 hafta DMAH ile profilaksi uygulanması gerektiği ve bunun kliniğimizde de standart bir uygulama haline getirilmesi gerektiği kanaatindeyiz. Yine uzatılmış profilaksi ve bunun Abdominal Kanserli hastaların sağ kalımları üzerine çok merkezli daha çok hasta popülasyonlarını içeren çalışmaya ihtiyaç olduğu inancındayız. Dünya Sağlık Örgütü (WHO); obeziteyi; “sağlığı bozacak ölçüde yağ dokularında anormal (hiperplazik) ve aşırı miktarda (hipertrofik) yağ birikmesidir” şeklinde tanımlamaktadır.

Dünyada 1.1 milyar insanın aşırı kilolu veya obez olduğu bildirilmiştir. Vücut ağırlığı ve vücut yağ oranının artması, endokrin ve metabolik değişikliklerle karakterize olup çok sayıda kronik hastalıkla ilişkili olduğu bildirilmektedir. Çeşitli Abdominal Kanser türleri de bu hastalıklardandır. Kanser ise günümüzün en önemli sağlık sorunlarından birisidir. Tanı yöntemleri ve tedavideki yenilikler, sağlık kuruluşlarından yararlanma olanaklarının artması, diğer hastalıkların tedavisindeki gelişmeler ve buna bağlı ortalama yaşam süresinin uzaması gibi çeşitli nedenlerle Abdominal Kanserin önemi günümüzde giderek daha da artmakta, her yıl daha çok sayıda Abdominal Kanserli hastaya tanı konabilmektedir. Son 25 yılda vücut ağırlık artışına paralel olarak morbid obez (3. derece obez) bireylerin oranı giderek artmaktadır. Harcanandan daha fazla enerji alımı ve/veya fiziksel ktivitenin az veya çok az oluşu obezite ile yakından ilişkilidir. Obezite; koroner kalp hastalıkları, inme, hipertansiyon, diyabet vb. hastalıkların ortaya çıkmasına neden olduğu gibi çeşitli Abdominal Kanser türleri için de önemli bir risk faktörü olarak değerlendirilmektedir. Ulusal Sağlık Enstitüsü, obezite sınıflamasını beden kitle indeksi (BKİ)’ne göre (kg/m2) yapmaktadır. Beden kitle indeksi (BKİ), vücut ağırlığının (kg), boy uzunluğunun (m) karesine bölünmesi ile belirlenmektedir. Örneğin, boyu 1.70 m, kilosu 75 kg olan bir bireyin BKİ değeri; 75/(1.70)2= 26 kg/m2’dir. Buna göre: BKİ: Ağırlık (kg) / Boy Uzunluğu2 (m)2 25.0-29.9 kilolu/toplu/hafif şişman 30.0-34.5 1° şişman 35.0-39.9 2° şişman ≥ 40.0 3° şişman OBEZİTE VE KANSER boy ve vücut ağırlığının kesiştiği yer bireyin Beden Kitle İndeksi (BKİ)’ni vermektedir.

Beden Kitle İndeksi Grafiği Obezite Sıklığı: Amerika Ulusal Sağlık ve Beslenme Araştırması (NHANES) 1999-2000 verilerine göre ABD’de toplumun % 64.5’ini kilolu + şişman bireyler (BKİ > 25 kg/m2) olu turmaktadır. Obezite prevelansı ise % 30.5’tur. Ülkemizde ise yapılan bir çalışmada (TURDEP) bu oran % 22.3 (BKİ > 30 kg/m2) bulunmuştur. Kadınlarda bu oran % 30, erkeklerde ise % 13’tür. TEKHARF (Türk Erişkinlerinde Kalp Hastalığı ve Risk Faktörleri) çalışmasında ise (1990-2002 uzunlamasına çalışma) erkeklerde % 15.9, kadınlarda % 46.6’dır. Bu verilerle ülkemizde yetişkin nüfusun (∼ 35 milyon) yaklaşık 10 milyondan fazlasının şişman olduğu söylenebilir. Bu rakam çocuk ve adolesan şişmanlarda % 9 (∼ 2 milyona) çıkmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nde yeni Abdominal Kanser vakalarının tümünün % 3.2’sinin obezite ile bir şekilde bağlantılı olduğu düşünülmektedir. Yine bu ülkedeki Abdominal Kanserden ölümlerin erkeklerde % 14, kadınlarda ise % 20’sini kilolu ve obez bireyler oluşturmaktadır. Bu derece bir sonuç da bilim insanlarını obezite ile Abdominal Kanser arasındaki olası ilişkiyi araştırmaya yönlendirmiştir. Obezite ile İlişkili Sağlık Sorunları Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan bir araştırmaya göre, bireyl rin yalnızca % 25’inin, obezite ve Abdominal Kanser arasında bir ilişkinin varlığından haberdar olduğu bildirilmektedir. Obezite ile erkeklerde; kolon, rektum, pankreas, mide, böbrek, safra kesesi, prostat Abdominal Kanserleri riski; kadınlarda ise; mide, kolon, böbrek, safra kesesi, meme, endometrium (rahim), over ve serviks Abdominal Kanserleri riski artmaktadır. Obezite; Abdominal Kanser riskini, vücutta meydana gelen hormonal ve metabolik değişiklikler sonucu Abdominal Kanser oluşumuna neden olan faktörlerin artışı ile arttırmaktadır.

Obez bireylerde, yağ hücreleri tarafından kana salınan çeşitlihormonlar ve bazı büyüme faktörlerinin çok fazla miktarlarda ve sürekli olması, hücreleri daha fazla büyümeleri ve bölünmeleri yönünde uyarmakta ve bu durum Abdominal Kanser oluşumunu tetiklemektedir. Dünya Sağlık Örgütü’nün Uluslararası Kanser Araştırmaları Temsilciliği, obezite ve fiziksel aktivite yetersizliğinin %20-25 oranında meme, kolon, endometriyum ve özefajial Obezite( beden ağırlığının artışı); kalp hastalıkları, felç (inme), hipertansiyon ve tip 2 diyabet gibi kronik bazı rahatsızlıklara zemin hazırlayabildiği gibi Abdominal Kanser vakalarının da artışına neden olmaktadır OBEZİTE VE KANSER Abdominal Kanserlere yakalanma riskini arttırdığını göstermiştir. Yalnızca Amerika’da her yıl 102.000 ile 135.000 arasında yeni Abdominal Kanser vakası görülmektedir. Yine obezitenin, pankreas, uterus, prostat ve yumurtalık Abdominal Kanserleri riskini arttırdığı saptanmıştır. 2020 yılında dünya çapında Abdominal Kanserlerin obezite kaynaklı olanlarının % 50’lere varacağı tahmin edilmektedir. Obeziteye neden olan etmenler • Sedanter yaşam: Araştırmalar sedanter bir yaşam tarzı ve fiziksel aktivite yetersizliği ile obezite arasında çok yakından bir ilişki olduğunu göstermektedir. • Diyet yağı: Fast food (ayaküstü beslenme) beslenme alışkanlığı ile günlük enerjinin ∼ % 33-35’i, kimi zaman da % 40’ı yağlardan gelmektedir. Olumsuz beslenme alışkanlıkları da doymuş yağ asitlerini (SFA) arttırmakta, aşırı yağ tüketimi, besinlerin pişirilmesinde kullanılan, kavrulan ve kı- zartılan besinlerdeki trans yağ asitlerinin artmasına neden olmaktadır.• Ayaküstü beslenme / fast-food tüketme alışkanlığı: Bu şekilde beslenmetarzı, alınan enerji miarının yanı sıra doymuş yağ miktarının artmasına ve besinin yanarak pişmesinden oluşan (döner, kebap vb.) hidrokarbonlar ve insan sağlığına olan diğer olumsuz etkilerinden dolayı karsinojenik olarak değerlendirilen maddelerin ortaya çıkmasına ortam sağlamaktadır.

OBEZİTENİN ÇEŞİTLİ KANSERLERLE OLAN İLİŞKİSİ Obezite – Meme Kanseri Meme Abdominal Kanseri, toplam obezite ile çok ilişkili görünmemesine karşın abdominal obeziteyle yakın bağlantısı olduğu bildirilmektedir. Abdominal (karın) ve kalça bölgesindeki yağ dokusu arttıkça, Abdominal Kanser riski de artmaktadır. Bu etki, kadının menapoz dönemi ile bağlantılıdır. Menapozdaki kadının Abdominal Kansere yakalanma olasılığı az olmakla birlikte, menapoz sonrası şişman kadınlarda risk yükselir. Obezitenin meme Abdominal Kanseri riskini arttırması, postmenapoz hormonları ile ilişkili olup bu da östrojen hormonundaki artış ile olmaktadır. Menapoz öncesi gerekli olan östrojen, artan yağ doku- OBEZİTE VE KANSER 11 su tarafından üretilir. Östrojene hassas dokular, şişmanlıkta bu hormonun salınımını uyarırlar. Bu da tümörün büyümesine neden olur. Meme Abdominal Kanseri ile obezite arasındaki bir diğer ilişki de, obez olanlarda tümörün daha geç aşamada fark edilmesidir. Bunda BKİ’ndeki yüksekliğin önemli bir faktör olduğu bildirilmektedir. Vücutta yağ dağılımı da meme Abdominal Kanser riskini etkiler. Obezite – Uterus (Rahim) Kanseri Obezite; endometriyum (rahmin iç yüzeyini oluşturan doku) Abdominal Kanseri ile ilişkili bulunmuştur. Nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte şişmanlarda yüksek östrojen ve insülin düzeyinin buna sebep olabileceği belirtilmiştir. Adipoz dokunun stroma hücrelerinde östrojen üretiminin artması endometriyal Abdominal Kanser riskinin obez kadınlardaki artış nedenine yönelik açıklamalardan biridir. Endometriyum Abdominal Kanserlerinin %40’ının obezite kaynaklı olabileceği düşünülmektedir. Obezite – Kolon Kanseri Kolon Abdominal Kanseri de şişman bireylerde daha sıklıkla görülmektedir. Özellikle erkek bireylerde BKİ’ndeki artış ile kolon Abdominal Kanseri arasında kadınlarda olduğundan daha kuvvetli bir ilişki saptanmıştır.

Meme ve endeometriyum anserlerinden farklı olarak kadınlarda, östrojen hormonunun kolon Abdominal Kanserine karşı koruyucu olduğu bildirilmiştir. Ancak, obezite ve östrojen arasındaki denge de kolon Abdominal Kanserini tetikleyebilir. BKİ değeri yüksek olan pre veya postmenapoz dönemindeki östrojen alan kadınlarda kolon Abdominal Kanseri riski artmaktadır. BKİ değeri 30 ve üstü olan 30-54 yaş arası bireylerde, kolon Abdominal Kanseri riskinin %50 arttığı bildirilmiştir. Abdominal obezitenin her iki cins için de tetikleyici bir faktör olabileceği bildirilmektedir. BKİ’nin yanı sıra; bel/kalça oranı veya bel çevresi ölçümü de kolon Abdominal Kanseri ile pozitif korelasyon göstermektedir. Kolon Abdominal Kanseri ile obezite arasındaki ilişkiyi irdeleyen en önemli hipotez; obez bireylerdeki yüksek insülin ve insüline bağlı büyüme faktörlerinin tümör gelişimini arttıracağına yöneliktir. Obezite – Gastrointestinal Sistem (GIS) Kanserleri Epidemyolojik ve laboratuar çalışmaları insan Abdominal Kanserlerinin önemli bir kısmının bölgesel farklılıklar gösterdiğini, çevresel ve beslenme faktörlerine bağlı olduğunu ortaya koymuştur. Yemek borusu, mide ve kalın barsak Abdominal Kanserlerinin sıklığının ülkelere göre değişiklik göstermesi ve dünyanın hemen her yerinde mide Abdominal Kanseri azalırken kalın barsak Abdominal Kanserinin artması bu Abdominal Kanserlerin her biri için sebeplerin farklı olduğunu düşündürmektedir. BKİ artışı ile belirtilen obezite derecesinin artışı, yemek borusu Abdominal Kanser riskini artıran bir faktördür.

,Zira İnsan sağlığında şişmanlık gastrointestinal reflüyü (yiyeceklerin ve mide asitinin yemek borusuna geri gelmesi) artıran bir etkendir. Diyette yağ miktarının artması ile meme, kalın barsak ve prostat Abdominal Kanseri sıklığı da artmaktadır. Hayvansal yağlar ve etten zengin, posadan fakir besinler içeren bir diyet kalın barsak Abdominal Kanserine eğilimi arttırıcı özellik taşır. Fazla yağ alınması safra salgısının ve dolayısıyla Abdominal Kanserojen olan safra asitlerinin artmasına yol açmaktadır. Besin maddelerinde Abdominal Kanserojen maddeler 3 şekilde bulunurlar: 1. Besin maddelerinin yapısında normal olarak, Besinlerin depolanması, hazırlanması ve hatalı pişirme sırasında, 3. Besin maddelerine tatlandırıcı veya koruyucu olarak katıldıklarında.Etlerin kömür ateşinde pişirilmesi veya kızartılması sırasında ortaya çıkan maddeler Abdominal Kanserojen özellik taşır. Sodyum nitrat ve sodyum nitrit bazı bitkiler, et ve mandıra ürünlerinde doğal olarak bulunurlar. Katkı maddeleri doğal yoldan az miktarda alındıklarında normal korunma mekanizmaları ile zararsız hale getirildikleri halde sucuk, sosis, tuzlu balık ve tütsülenmiş ete koruyucu olarak konduklarında Abdominal Kanser oluşturma tehlikesi taşırlar. Kolesterol yıkım ürünleri Abdominal Kanserojen özellik taşır, bu nedenle kolesterolden zengin besinler kalın barsak Abdominal Kanseri riskini artırır. Gıdalarla alınan Abdominal Kanserojen maddelerden korunmak için bazı öneriler getirilebilir. Obezite – Prostat Kanseri Erkeklerde abdominal obezite ve bel/kalça oranı artışının prostat Abdominal Kanseri için bir risk faktörü olduğu bildirilmektedir. Özellikle yayılmaya (metastaz) meyilli prostat tümörlerinde obezite daha da risk taşımaktadır.

BKİ ve prostat Abdominal Kanseri arasındaki ilişkiyi inceleyen çalışma sonuçları farklı olsa da leptin hormonunun yüksekliği, insülin ve IGF-1 (İnsülin Büyüme Faktörü-1)’in yüksek olması hastalık riskini arttırmaktadır. Obezite – Böbrek Kanseri Obez kadınlarda böbrek Abdominal Kanseri (böbrek hücre karsinomları) görülme sıklığı, normal kilodaki sağlıklı kadınlarla karşılaştırıldığında 2 ila 4 kez yüksek bulunmuştur. Erkeklerde de bu oran daha az sıklıkta olmak üzere OBEZİTE VE KANSER kadınlardakine yakındır. Hafif şişman olan bireylerde bu oran % 36 iken obezlerde % 84’lere ulaşmaktadır. Tam olarak açıklanamamakla birlikte cinsiyet hormonlarının (androjen, östrojen) yüksekliği muhtemel bir neden olarak değerlendirilmektedir. Vücut Ağırlık Kaybının Kanser Riski ile İlişkisi Vücut ağırlığındaki kayıp ile Abdominal Kanser oluşum riski arasında yapılan çalışmalar bize henüz net bir sonuç vermese de, özellikle meme Abdominal Kanseri için vücut ağırlığı kaybının Abdominal Kanserin riskini düşürdüğü ve olumlu etkisinin olduğu savunulmaktadır. Yukarıda anlatılan obezite ve çeşitli Abdominal Kanserler arasındaki ilişkiden yola çıkılarak, bir hastalığa bağlı olmaksızın vücut yağ dokusundaki azalmanın Abdominal Kanser riskini azaltacağı yönünde yaklaşımlar bilimsel çevreler tarafından onaylanmaktadır.

Düzenli Fiziksel Aktivite Yapmanın Kanser Riski ile İlişkisi Düzenli fiziksel aktivite yapan bireylerde özellikle kolon ve meme Abdominal Kanseri gelişme riskinin azaldığı belirtilmiştir. Düzenli fiziksel aktivitenin kolon Abdominal Kanserini % 50 oranında azalttığı bildirilmiştir. Bu olumlu sonuç bireylerin orta düzeyde bile olsa bir fiziksel aktiviteye devam etmeleri ile bile gözlenebilmiştir. Bu konuda yapılan bir çalışma ile haftada 3-4 saat yürüyüşün bile kolon Abdominal Kanseri riskine karşı koruyucu olabileceği savunulmaktadır. Fiziksel aktivite yapmanın meme Abdominal Kanserine olan etkisi de araştırılmıştır. Çoğunlukla menapoz sonrası dönemdeki (postmenapozal dönem) kadınlar arasında yapılan çalışmalarda günde 30 dakika yürümenin bile meme Abdominal Kanseri riskini % 20 oranında azalttığı bildirilmiştir. Bu sonuç, BKİ’si normal sınırlar içinde olan (20.0-24.9 kg/m2) bireylerde çok daha olumludur. (Meme Abdominal Kanseri riskinde % 37 azalma). Kilolu ve obez kadınlarda yapılan çalışmalarda ise fiziksel aktivitenin, Abdominal Kanser riskini azaltmadaki etkinliği yapılan çalışmalarla henüz kanıtlanmış değildir. Obezite ve Kanser arasındaki ilişkideki biyolojik mekanizmalar nelerdir? Obezitenin, Abdominal Kanser riskini hangi biyolojik mekanizmalarla ve nasıl etkilediğine dair yapılan çalışmalar; farklı Abdominal Kanser türleri için farklı mekanizmaların söz konusu olabileceğini göstermektedir. Henüz, her bir Abdominal Kanser türü OBEZİTE VE KANSER için, bu Abdominal Kanserlere neden olan ana mekanizmalar kesin olarak açıklanabilmiş değildir. Ancak; olası biyolojik mekanizmaların, cinsiyet hormonlarında (östrojen, progesteron ve androjenler) meydana gelen değişiklikler ile gerçekleştiği düşünülmektedir. Özellikle obez bireylerde insülin ve IGF-1 (İnsülin Büyüme Faktörü-1)’in de meme, endometriyum ve kolon Abdominal Kanserlerini tetiklediği söylenmektedir.

Yine obez bireylerde daha yüksek olan Abdominal Kanser oranının; cinsiyet hormonlarını bağlayan globulinden (plazmada çeşitli cinsiyet hormonlarını taşıyan protein) de kaynaklanabileceği düşünülmektedir. Bu konuda yapılan son çalışmalar; IGF’lere etki eden mekanizmalar üzerine yoğunlaşmıştır. IGF’lerin vücutta insülin hormonu gibi görev yaptığı bilinmektedir. Örneğin bazı yağ asitlerinin IGF üzerine etkileri bulunmaktadır. Bunlardan palmitat (doymuş yağ asidi) ve oleat (doymamış yağ asidi) kanda, serbest halde dolaşan yağ asitlerinden çok bilinen iki tanesidir. Bu iki yağ asidi IGF’lerin üretimi ve aktivitesini etkilerler. IGF’ler ise vücutta apoptosis (planlanmış hücre ölümü: vücutta bir hücrenin noninülamatuar doğal bir şekilde ölümü gerçekleşir) olayının gerçekleşmemesinde hücrelere en güçlü sinyalleri gönderirler. Eğer vücutta IGF’lerin siyalleri normalden daha fazla ise hasar görmüş hücreler ölecekleri yerde, kontrolsüz bir şekilde büyür ve Abdominal Kanser hücrelerini oluştururlar. Kanda yüksek olan serbest yağ asidi düzeyi insüline karşı direncin gelişmesine neden olur.
Obezite; vücutta depolanan yağ miktarının artmasına, uzun süreli enerji dengesizliğine (alınan enerjinin harcanan enerjiden fazla olması) ve kanda dolaşan serbest yağ asidi miktarının artmasına neden olmaktadır. Bu da insülin rezistansının gelişmesine neden olur. İnsülin resistansı ise diyabet, kalp hastalıkları ve çeşitli Abdominal Kanser türleri ile yakından ilişkilidir. Kanserden korunmada beslenme önerileri içinde, ‘bol sebze ve meyve tüketilmelidir’ denmektedir. Çünkü kanda dolaşan serbest yağ asitleri sadece diyetle alınan yağlardan kaynaklanmamaktadır. Vücudumuz da gerektiğinde kendisi yağ asitleri sentezlemektedir. Bu olumsuzlukları önleyebilmek için yiyeceklerimizde bulunan besin ögesi ve besin kaynaklı ögelerin (fonksiyonel besinlerin) olumlu etkilerinin bilinmesi gerekmektedir. Bu ögelere flavonoidler, karotenoidler, A,C,E vitamini (soya, yeşil çay, domates, kayısı, ceviz, fındık, zeytinyağı, vb.) örnek olarak sayılabilir.
OBEZİTE VE KANSER , OBEZİTE VE KANSERDEN KORUNMADA BESLENME ÖNERİLERİ Enerji dengesinin korunması: Vücut ağırlığının normal BKİ sınırları içerisinde (20.0-24.9 kg/m2) olması hedeflenmelidir. Alınan enerji, harcanan enerjiden fazla olursa vücut ağırlığı artar. Bu nedenle besinlerden alınan enerji ile harcanan enerji dengelenmelidir. Fiziksel aktiviteyi arttırmak da, harcanan enerjiyi arttırmanın bir yoludur. Günlük en az 30 dakika, orta şiddette fiziksel aktivite yapılmalıdır. Haftada 0.5-1 kg ağırlık kaybı, idealdir. Karbonhidrat: Günlük alınması gereken enerjinin % 55-60’ı kadar olmalıdır. Tüketilen karbonhidrat türü, kurubaklagiller, tam tahıl ürünleri ve sebze ağırlıklı kompleks karbonhidratlar olmalıdır.
Protein: Günlük enerjinin % 15-20’si kadar olmalıdır.
Yağ: Günlük enerjinin maksimum % 30’u kadar (≤ %30) olmalıdır.
Doymuş yağ tüketiminden kaçınılmalıdır. Doymuş yağ tüketimi, günlük alınan enerjinin %7’sinden az olmalıdır. Bütün bunlara ek olarak zeytinyağı ve balık yağı Abdominal Kansere karşı koruyucu yağ asitlerini içerirler. Eskimolar ve Akdeniz ülkelerinin insanları yağ kaynağı olarak balık ve zeytin kullandıkları için kalın barsak ve meme Abdominal Kanseri bu ülkelerde daha az sıklıkta görülmektedir. Diyette yağ oranı çok yüksek olan Danimarka ile daha çok yağsız ve deniz ürünlerine dayalı bir beslenme sistemi olan Japonlar arasında meme Abdominal Kanseri açısından 5 kat kadar fark vardır. 2. Yeterli ve dengeli beslenme: Her birey; cinsiyet, yaş, boy, vücut ağırlığı, fizyolojik durum göz önüne alınarak alması gereken miktarda (DRIDietary Referance Intakes) ve dört besin grubundan (1. Süt ve süt ürünleri, 2. Et, yumurta ve kurubaklagiller, 3. Sebze ve meyveler, 4. Tahıl ve tahıl ürünleri) mümkün olduğunca tüketmeye çalışmalıdır. Bu şekilde protein, karbonhidrat, yağ, vitamin ve mineraller gibi besin öğeleri ile, flavonoidler, oligosakkkaritler, stenoller, antioksidantlar, laykopen, karotenoidler gibi besin kaynaklı öğelerin de günümüzde sağlık için önemli olduğu vurgulanmaktadır.
Posalı yiyecekler: Posalı besinler dışkı miktarını artırıp, barsak hareketlerini hızlandırdıkları için zararlı maddelerin barsak epiteli ile temas süresini azaltmasının yanı sıra, toksik maddeleri bağlayarak etki ederler. En etkin lif (posa) kaynağı tam tahıl ürünleri ve kurubaklagillerdir. Günlük alınması gereken posa miktarı ortalama 20-25 g/1000 kkal olmalıdır. 4. Sebze ve meyve tüketimi: A, C ve E vitaminlerinin (antioksidan vitaminler) Abdominal Kanser oluşumunu önleyen özellik taşıdıkları gösterilmiştir. Bu vitaminler barsakta toksik maddelerin düzeyini düşürmektedir. Yeşil ve kırmızı sebze ve meyveler ile turunçgiller bu gruptadırlar. Turpgillerin de Abdominal Kanseri önlediği ileri sürülmektedir. Bu amaçla Sağlıklı Beslenme İndeksleri geliştirilmiştir. Bu indekslerde; günlük 5-9 porsiyon sebze ve meyve tüketilmesinin Abdominal Kansere karşı koruyucu olduğu belirtilmektedir. 5. Süt ve süt ürünleri: İyi bir protein, kalsiyum, B2 vitamini (riboflavin) kaynağıdırlar. Süt ve ürünleri içinde bulunan kalsiyum safra asitlerini azaltıcı özellik taşır. Bu nedenle; süt ve süt ürünleri ile beslenmek yararlıdır. Günlük yaklaşık > 250 ml alınması önerilmektedir. Ancak, tüketilen süt ve süt ürünlerinin yarım yağlı olması enerji dengesinin korunması açısından da önem taşımaktadır. 6. Besinlerin Pişirilmesi: Besinlerin pişirme yöntemlerine dikkat edilmelidir. Sağlıklı bir besin, yanlış pişirme yöntemi kullanıldığında sağlıksız bir besine dönüşebilmektedir.
Bu nedenle İnsan sağlığında; kızartma, kavurma gibi sağlıksız pişirme yöntemlerinin yerine haşlama (buğulama), ızgara ve fırında pişirme yöntemleri tercih edilmelidir. 7. Besinlerin Depolanması: Depolanan tahıl, fındık, fıstık, ceviz, peynir, salça, turşu gibi besinler üzerinde nem etkisi ile karaciğer Abdominal Kanserine neden olan aflatoksin (küf toksini) meydana getirir. Bu nedenle depolanan ürünlerin dağıtım ve kullanımından önce kontrol edilmeleri gerekir. 8. Tuz tüketimi: Günlük sodyum (Na) gereksinmesi 2400 mg’dır. Bu miktar günlük 5 g civarında tuz ile karşılanabilmektedir. Salamura, turşu gibi besinler, yoğun miktarda tuz içerdiklerinden bu besinlerin aşırı miktarda tüketmekten kaçınılmalıdır. Günlük aldığımız besinlerle, ihtiyacımız olan Na miktarını karşılayabilmekteyiz. Bu nedenle, fazla Na tüketimi önerilmemektedir. Bu amaçla, sofrada tuz kullanma alışkanlığından kaçınılmalıdır ve lezzetine bakmadan yemeklere tuz eklenmemelidir. 9. Alkol ve sigara: İçki ve sigara alışkanlığı olanlarda yemek borusu, gırtlak ve ağız Abdominal Kanseri daha sık görülür. Bu nedenle alkol ve sigara kullanılmamalıdır.
İnsan sağlığında Nitrit ve nitrat içeren besinler: Bazı besinlere raf ömrünü uzatmak amacıyla nitrit ve nitrat gibi koruyucu maddeler eklenmektedir. Besinlerin tütsülenmesi, tuzlanması, nitrit ve nitratlar gibi kimyasal koruyucularla işlem görmeleri sonucunda Abdominal Kansere neden olan bazı maddeler oluşabilmektedir. Sucuk, salam, sosis ve salamura et gibi besinler nitrit ve nitratları içermektedirler. Yemek borusu Abdominal Kanseri nitrit içeren besinleri tüketenlerde daha sıklıkla görülmektedir. Bu besinleri sık tüketenlerin vitamin alımlarını özellikle de C vitamini tüketimlerini arttırmaları gerekmektedir. 11. Çay tüketimi: Çayın içinde bulunan ve yemek borusu ile mideye karsinojen (Abdominal Kanser yapıcı) etkisi olan tanen, çaya eklenen süt veya limon ile etkisiz hale gelmektedir. Sıcak içecek ve yiyeceklerle tanen içeren ot çaylarını çok kullanan toplumlarda da yemek borusu Abdominal Kanserleri sık görülmektedir. Özetle, Abdominal Kanser oluşumunu en aza indirebilmek için; 1) Aşırı şişmanlıktan kaçınılmalıdır. 2) Yağlar, günlük kalori ihtiyacının % 30’undan azını oluşturmalıdır. Doymuş yağ tüketimi azaltılmalı, bitkisel sıvı yağlar tercih edilmelidir. 3) Günde en az 400 gram lifli (posalı) besin (sebze, meyve, kurubaklagil, tam taneli tahıllar) alınmalıdır. 4) Günlük yiyecekler içinde çeşitli sebze ve meyveler bulunmalıdır. 5) Çok fazla yağlı besin tüketmekten kaçınılmalıdır. 6) Süt ve süt ürünlerini yarım yağlı tüketmeye özen gösterilmelidir. 7) Salamura, turşu vb yoğun tuz içeren yiyeceklerden kaçınılmalıdır. 8) Sucuk, salam, sosis, tütsülenmiş et vb besinleri sıklıkla tüketmekten kaçınılmalıdır. 9) Alkollü içkiler tüketilmemelidir. 10) Sigara içilmemelidir.
Bireylerin beslenme örüntüleri de önemlidir. Ara öğünler, ev dışında beslenme günlük enerji alımını arttırmaktadır. Ara öğünlerde taze sebze ve meyveler, tam tahıl içeren besinler veya az yağlı süt veya yoğurt tüketimi akılcı seçimlerdir. Yağ miktarı azaltılmış besinlerin her zaman düşük enerji içerdiği zannedilmemelidir. İnsan sağlığında Bazen düşük yağlı besinler fazla miktarda şeker içermeleri nedeniyle fazla enerji sağlarlar. Dışarıda yenilen öğünlerde porsiyon miktarının azaltılması yarar sağlar. Kızartma yerine ızgara balık, tavuk veya yağsız etler seçilmelidir. Bunun yanında, • Boyunuza uygun vücut ağırlığını hedefleyin. Sağlıklı vücut ağırlığına sahip iseniz, kilo almaktan kaçınınız. • Kilolu veya şişman iseniz önce daha fazla ağırlık artışını önleyin daha sonra sağlığınızı korumak için ağırlık kaybetmeyi hedefleyiniz. • Az yağ eklenmiş sebze, yağsız beyaz et, kurubaklagiller, yağı azaltılmış süt-yoğurt, meyve ve tam tahılları tüketerek sağlıklı beslenme alışkanlığı kazanınız. • Porsiyon büyüklüğünde sağlıklı beslenme için önerilen miktarlara uyunuz. • Hareket edin. Düzenli fiziksel aktivite yapınız. • Aldığınız enerji ile tükettiğiniz enerji miktarını dengeleyiniz. • Günde en az üç öğün düzenli yemek yiyin, öğün atlamayın, öğünlerde enerjisi yüksek hamur işleri, tatlılar, yağlı çerezler yememeye çalışınız. • Bol su ve şekersiz bitkisel çaylar içiniz. • Vücut ağırlığınızı korumada davranışlarınızın önemli olduğunu unutmayınız. •Gerektiğinde uzmanlardan davranış değiştirme tedavisi desteği sağlayınız.

İnsan sağlığında Kanser, hücrelerin kontrolsuz olarak çoğalmasıdır. Çevresel nedenler (kimyasal, radyasyon, viruslar gibi) ve yapısal nedenler (hormonal, bağışıklık bozuklukları, kalıtsal mutasyonlar ve diğer genetik nedenler gibi) birlikte veya ardışık olarak hücreleri etkileyerek uzun yıllar içinde Abdominal Kansere yol açabilirler. Beslenme alışkanlıkları da Abdominal Kanser oluşumunda etken olabilir. Buna sebep olan beslenmeyle ilgili faktörler arasında; yanlış besin seçimi ve kötü beslenmek ,aşırı kilolu olmak ve fiziksel aktivitede yetersizlik yer alır. Erkekler açısından en yaygın türler akciğer ve mide Abdominal Kanseri iken kadınlar açısından bu meme ve serviks(rahim ağzı) Abdominal Kanseridir. Özellikle meme, kalın bağırsak-rektum ve kan Abdominal Kanserleri obez bireylerde normal ağırlıktakilere göre daha fazla görülmektedir. Yağ tüketiminin yüksek olması obeziteye neden olmaktadır. Yağlı besinler ve bozulmuş yağ tüketimi, Abdominal Kanser yapıcı ve ilerletici maddelerin de alımının artmasına neden olmaktadır.Her türlü yağın fazla alınması özellikle meme, prostat, testis, rahim, yumurtalık ve kalın bağırsak rektum Abdominal Kanserlerinin oluşum riskini arttırmaktadır.Kanserojen maddeler (Abdominal Kanser yapıcı) yağ içinde birikir ve fazla yağ alımı bu maddelerin vücuda girişini artırır.

İnsan sağlığında Cinsiyet hormonları yapısal olarak yağa benzerler.Yağın fazla alımı bu hormonların çalışma düzenini bozar. Kalın bağırsak-rektum Abdominal Kanserlerini ilerletici safra tuzları gibi maddelerin yapımı yağ alımı arttıkça artar.Çoklu doymamış yağ asitlerinden zengin sıvı yağlar kolay okside olurlar. Oksidasyon sonucu oluşan öğeler bağışıklık hücrelerinin yıpranmasına neden olarak Abdominal Kanser riskini arttırırlar. Aşırı et, dolayısı ile hayvansal proteini çok tüketen ülkelerde meme, rahim, prostat, kalın bağırsak-rektum, pankreas ve böbrek Abdominal Kanserleri, hayvansal proteini az tüketen ülkelerden daha fazla görülmektedir. Yağsız hayvansal protein tüketiminin Abdominal Kanserle ilişkili olmadığı bilinmektedir. Yağsız et, süt ve benzeri besinlerin tüketimi Abdominal Kanser riskini arttırmaz. Yapılan çalışmalar; meyve, sebze, tam tahıllar, diyet lifi, bazı mikro besin öğeleri, yağlar (omega-3 yağ asitleri, özellikle omega-3/omega-6 oranı) ve fiziksel aktivite ile Abdominal Kanser riski arasında negatif bir ilişki olduğunu göstermiştir. Toplam yağ alımı/bazı yağlar (doymuş yağlar vb), obezite, beden kitle indeksi, gıda hazırlama yöntemleri (tuzlama, tütsüleme, kürleme, turşu, yüksek sıcaklıklarda pişirme vb.) ile kanser arasında pozitif ilişki olduğunu bilinmektedir. Obezite – Prostat Kanseri Erkeklerde abdominal obezite ve bel/kalça oranı artışının prostat kan- seri için bir risk faktörü olduğu bildirilmektedir. Özellikle yayılmaya (me- tastaz) meyilli prostat tümörlerinde obezite daha da risk taşımaktadır.

İnsan sağlığında Vücut kitle indeksi ve prostat kanseri arasındaki ilişkiyi inceleyen çalışma sonuçları farklı olsa da leptin hormonunun yüksekliği, insülin ve IGF-1 (İnsülin Büyüme Faktörü-1)’in yüksek olması hastalık riskini arttırmaktadır. Obezite ve Meme Kanseri
Meme kanseri, abdominal obeziteyle yakın bağlantısı olduğu bildirilmektedir. Abdominal (karın) ve kalça bölgesindeki yağ dokusu arttıkça, kanser riski de artmaktadır. Bu etki, kadının menapoz dönemi ile bağlantılıdır. Menapozdaki kadının kansere yakalanma olasılığı az olmakla birlikte, menapoz sonrası şişman kadınlarda risk yükselir. Menapoz öncesi gerekli olan östrojen, artan yağ dokusu tarafından üretilir. Östrojene hassas dokular, şişmanlıkta bu hormonun salınımını uyarırlar. Bu da tümörün büyümesine neden olur. Meme Abdominal Kanseri ile obezite arasındaki bir diğer ilişki de, obez olanlarda tümörün daha geç aşamada fark edilmesidir. Bunda Vücut Kitle İndeksi’ndeki yüksekliğin önemli bir faktör olduğu bildirilmektedir. Vücutta yağ dağılımı da meme Abdominal Kanser riskini etkiler. Obezite – Uterus (Rahim) Kanseri; endometriyum (rahmin iç yüzeyini oluşturan doku) Abdominal Kanseri ile ilişkili bulunmuştur. Nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte şişmanlarda yüksek östrojen ve insülin düzeyinin buna sebep olabileceği belirtilmiştir. Yağ dokusu hücrelerinde östrojen üretiminin artması endometriyal Abdominal Kanser riskinin obez kadınlardaki artış nedenine yönelik açıklamalardan biridir.

İnsan sağlığında Endometriyum Abdominal Kanserlerinin %40’ının obezite kaynaklı olabileceği düşünülmektedir. Obezite – Kolon Kanseri Kolon Abdominal Kanseri de şişman bireylerde daha sıklıkla görülmektedir. Özel- likle erkek bireylerde VKİ’ndeki artış ile kolon Abdominal Kanseri arasında kadınlarda olduğundan daha kuvvetli bir ilişki saptanmıştır. Meme ve endeometriyum Abdominal Kanserlerinden farklı olarak kadınlarda, östrojen hormonunun kolon Abdominal Kanserine karşı koruyucu olduğu bildirilmiştir. Ancak, obezite ve östrojen ara- sındaki denge de kolon Abdominal Kanserini tetikleyebilir. VKİ değeri yüksek olan pre veya postmenapoz dönemindeki östrojen alan kadınlarda kolon Abdominal Kanseri riski artmaktadır. BKİ değeri 30 ve üstü olan 30-54 yaş arası bireylerde, kolon Abdominal Kanseri riskinin %50 arttığı bildirilmiştir. Çağımızın hastalığı haline gelen metabolik sendromun hızla yaygınlaşmasında, sanayileşmiş modern toplum üyelerinin hareketsiz yaşam tarzını benimsemeleri ve beslenme alışkanlıklarını değiştirmeleri sonucu oluşan çevresel etkenlerin yanı sıra, kalıtımla gelen bazı özellikler de rol oynamaktadır. Metabolik sendrom, insülin direnciyle başlayan abdominal obezite, glukoz intoleransı veya diabetes mellitus, dislipidemi, hipertansiyon ve koroner arter hastalığı (KAH) gibi sistemik bozuklukların birbirine eklendiği ölümcül bir hastalıktır.

İnsan sağlığında Bunların en az biri, Diabetes mellitus veya Bozulmuş glukoz toleransı veya İnsulin direnci ve Bunların en az ikisi, Hipertansiyon (sistolik kan basıncı >130, diyastolik kan basıncı >85 mmHg veya antihipertansif kullanıyor olmak) Dislipidemi (trigliserid duzeyi > 150 mg/dl veya HDL duzeyi erkekte < 40 mg/dl, kadında< 50 mg/dl) Abdominal obezite (VKİ > 30 kg/m2 veya bel cevresi: erkeklerde > 94 cm, kadınlarda> 80 cm) Metabolik sendrom görülme sıklığı erişkinlerde ortalama %22 olarak bildirilmektedir. Görülme sıklığı yaş ile artmakta, 20-29 yaş gurubunda % 6.7, 60-69 yaş gurubunda ise % 43.5 oranında görülmektedir. TEKHARF çalışmasına göre, 2000 yılı itibariyle Türkiye genelinde 30 yaş ve üzerindeki 9.2 milyon kişide metabolik sendrom mevcuttur ve KAH geliştiren bireylerin % 53’ü aynı zamanda metabolik sendrom hastasıdır. Ülkemizde metabolik sendrom görülme sıklığı, erkeklerde % 28, kadınlarda ise % 40 gibi oldukça yüksek değerlerdedir.
Metabolik sendrom tedavi hedefleri; insülin direncine neden olan risk faktörlerinin yaşam şekli değişiklikleri ile kontrol altına alınması ve gerekli koşullarda klinik hedeflere ulaşmak amacıyla ilaç tedavisinin başlanmasıdır. Yaşam tarzı değişikliği dışında, metabolik sendromu tedavi edebilecek tek bir ajan söz konusu değildir. En uygun tedavi yöntemi, kilo kaybının temini ve düzenli egzersiz için yaşam şekli değişikliğinin sağlanması, sağlıklı beslenme ve sigaranın kesilmesidir. Düzenli fizik aktivite insulin direncini düzelterek glukoz,lipid ve kan basıncı kontrolünü sağlar ve kardiyovasküler fonksiyonları düzeltir.Kilo alımının engellenmesi için düzenli olarak hergün 45-60 dakika fizik aktivite yapılmalıdır. Kardiyovasküler risk azalması için ise günde 10000 adım atılması önerilmektedir. Abdominal lipomatozis, kapsülsüz yağ dokunun abdominal kavitede birikimi ile karakterize, etyolojisi bilinmeyen, oldukça nadir görülen, benign bir hastalıktır.

Baş-boyun bölgesinde, ekstremitelerde, mediastinal, abdominal ve pelvik bölgede lipomatozis olguları literatürde tanımlanmıştır (1,2). Abdominal lipomatozis olguları özellikle bası bulgularına yol açtıkları için klinik yönden önemlidir. BT ya da MRG ile kolayca tanı konabilir. 74 yaşında erkek hasta öyküsündeki 2004 yılında aldığı prostat Abdominal Kanseri ve 2006 yılında nasofarenks Abdominal Kanseri tanısı ve tedavileri sonrasında departmanımıza kontrol amaçlı abdominal MR ve toraks BT tetkikleri için başvurdu. Hastanın anamnezinde alkol öyküsü yoktu, bununla birlikte 30 yıldır günde bir paket sigara kullanım öyküsü vardı. Fizik muayenesinde, batında distansiyon gözlendi. Laboratuar testlerinde özellik yoktu. Hastanın abdominal BT ve MRG tetkiklerinde metastaz açısından anlamlı lezyon saptanmadı. Bununla birlikte abdomen BT tetkikinde böbreklerde anteriora doğru yer değiştirmeye ve barsaklarda distorsiyona neden olan yağ doku dansitesinde yumuşak doku saptandı. Abdominal MRG tetkikinde intraperitoneal ve ekstraperitoneal (mezenterik, pelvik ve retroperitoneal) tüm sekanslarda yağ doku ile izointens ve yağ baskılı sekanslarda tümüyle baskılanan kapsülsüz yumuşak doku kitlesi izlendi . Kontrastlı BT tetkikinde abdominal kaviteyi dolduran ve organları çevreleyen yağ doku dansitesinde yumuşak doku lezyonu izlenmektedir.
a) T1 Ağırlıklı MRG’de aksiyal kesitte abdominal kaviteyi dolduran yağ doku lezyonu nedeni ile böbrekler anteriora doğru yer değiştirmiş,
b) Yağ baskılı T1 Ağırlıklı MRG’de koronal kesitte abdominal kaviteyi dolduran yağ doku kitlesi tümüyle baskılanmış olarak izlenmektedir.

Lipomatozis histolojik olarak normal yağ dokunun vücudun çeşitli bölgelerinde birikimi ile karakterizedir. Lipomatozis erkeklerde kadınlara oranla daha sık görülür. Klinik olarak olgular tamamen asemptomatik olabileceği gibi nonspesifik semptomlar ya da organlarda basıya ait semptomlarla kendini gösterebilir. Multipl simetrik lipomatozis (MSL) adipositlerde artmış lipoprotein lipaz aktivitesi ile birlikte adrenerjik lipolizde defekt ile karakterize, nadir görülen bir hastalıktır. MSL, sporadik ya da ailesel görülebilir. MSL hastalarında alkol tüketim öyküsü sıktır. Alkol, lipojenik ve antilipolitik etkileriyle yağ doku miktarının artışını destekler. Abdominal lipomatozis, MSL’nin bir varyantıdır. Lipomatozis etyolojisi tam olarak bilinmemekle birlikte literatürde tanımlanan olguların çoğu Cushing Sendromu, basit obezite ve sistemik kortikosteroid tedavisi ile ilişkili olgulardır (3,4,5). Basit obezitede yağ doku genellikle subkutanöz dokuda, omentumda, mezenterde ve perirenal dokuda birikir, ayrıca mediastinal genişlemeye neden olabilecek düzeyde mediastende birikebilir. İntraperitoneal ve extraperitoneal kaviteleri tutan abdominal lipomatozis olguları oldukça nadir görülür. Mediastinal lipomatoziste mediastinal genişleme genellikle bilateral ve simetriktir, yağ doku kitlesinin konturları keskin ve düzgün olarak izlenir. Akut mediastinit, mediastinal hemoraji ve dissekan anevrizma mediastende simetrik genişleme yapan diğer hastalıklardır. Mediastinel lipomatozis, larinks ya da trakeada kompresyon ve havayolu obstruksiyonuna yol açabilir. Superior mediastinumdaki yağ birikimi vena cava superior sendromuna yol acabilir. Ayrıca vena cava kompresyonuna bağlı santral venöz kateterizasyonu güçleştirebilir. Abdominal lipomatoziste intraperitoneal ve retroperitoneal yağın birikimi iç organlarda yer değiştirme ve bası bulgularına yol açar. Özellikle alkol kullanim öyküsü olan hastalarda batında asit ile karışabilir.

Pelvik lipomatozis sık idrara çıkma, noktüri, karın ağrısı ve üriner enfeksiyonlarla kendini gösterebilir. Bilateral üretral obstruksiyon hidronefroz hatta böbrek yetmezliğine yol açabilir. Pelvik lipomatozis ile glandüler sistit birlikteliği bildirilmistir (9). Mesanede simetrik deformite pelvik lipomatozisin tipik bir bulgusudur. Direkt grafilerde pelvik lüsensinin izlenmesi ya da BT ile MRG’de kapsülsüz yağ doku kitlesinin gösterilmesi ile invaziv prosedürlere gerek kalmadan tanı konabilir. Abdominal lipomatozis olgularında radyolojik ve fizik muayene bulguları genellikle tanı koymak için yeterlidir. Semptomatik olgularda kompresyona neden olan yağ doku cerrahi olarak çıkarılır. Literatür araştırmalarımızda intraperitoneal ve extraperitoneal abdominal lipomatozis ile ilgili çok az sayıda olguya rastlanmıştır. Biz bu olgu bildirimimizde hem intraperitoneal hem de extraperitoneal yerleşimli ve organlarda distorsiyona neden olan abdominal lipomatozis olgusunu sunmaktayız. Sonuç olarak abdominal organlarda bası bulguları ile başvuran hastalarda nadir görülmekle birlikte ayırıcıdırYüksek besin değerinin yanında hurmaların antioksidan özelliklere sahip olduğu çeşitli araştırmalarda ortaya kondu. Antioksidanlar Abdominal Kanser, damar tıkanıklığı ve yaşlanmanın önlemesinde faydalı olduğu biliniyor. Depolanırken bozulmaya meyilli diğer meyvelerin aksine, hurmaların soğukta muhafazasında antioksidanların yoğunluğu artıyor. Hurma Antioksidan olarak, yağların oksidasyonunu yavaşlatan maddedir. İnsanlarda kimyasal süreçler, özellikle oksitlenme, serbest radikallerin oluşmasına neden olur. İnsanda Yüksek derecede reaktif olan serbest radikaller farklı moleküller ile kolayca reaksiyona girebilir. Sağlıklı yaşamda böylece hücrelere ve canlıya zarar verebilir Antioksidan Kaynağı Hücreleri Koruyan Kimyasal bir maddedir. Antioksidan Vücudumuz tarafından üretildiği gibi dışarıdan gıda yoluyla da alınır. Dışarıdan gıda yoluyla alınan en önemli antioksidanlar başlıca hurma ile beraber A, C, E vitaminleri ve Selenyum’dur. İnsanda Bu kimyasallar vücuda alındıklarında metabolik faaliyetler sonucu oluşan serbest radikallerin oluşumunu önler. En önemlisi Serbest radikallerin hücreye zarar vermesini engelleyen antioksidanlar böylece yaşlanmanın olumsuz etkilerini de geciktirici özelliğe sahiptir. İnsan sağlığında Antioksidan Nasıl Çalışır? Ciğerlerimize çektiğimiz hava vücudumuzun içinde serbest radikaller denilen zararlı maddelerin oluşmasına neden olurlar. En önemli fayda Antioksidanlar bu serbest radikaller ile savaşarak vücudumuza zarar vermelerini engeller.

Teknoloji Üniversitesinde yapılan bir araştırmaya göre, günde 3 adet Abdominal Kanser riskini azaltan hurma kalp krizi riskini neredeyse sıfıra indirdiği anlaşılmıştır. Tabibler de yaptıktan araştırmalarda İnsanların Yaş Abdominal Kanser riskini azaltan hurma sindirim sistemini özellikle sütle yenirse rahatlatır. Abdominal Kanser riskini azaltan hurma antiseptik olduğunu, loğusalık yaralarını çabuk iyileştiren bir ilaç olduğunu, süt arttırdığını, bebeği beslediğini, içindeki potasyumun çocukların büyümesini sağlayan ideal besin olduğunu belirtmişlerdir. Bebek ilk doğduğunda damağına dünya gıdası Abdominal Kanser riskini azaltan hurma ezip ovuşturmak, İnsanların Abdominal Kanser riskini azaltan hurma ezmesi tattırmak, sünnettir ve bebeğin zeki olmasını sağlayan ilaçtır. Loğusa, Abdominal Kanser riskini azaltan hurmayı sade olarak yer, süte ıslayıp yer, bebeğe de İnsanların Enerji veren hurma sindirim sistemini özellikle sütle yenirse rahatlatır. şıralı sütten yedirir. Polenli hurma macunu yapıp yer ve bebeğe de yedirir.”250 gr. İnsanların Abdominal Kanser riskini azaltan hurma, 100 gr. polen, 50 gr. badem içi, 50 gr. ceviz içi, 100 gr. zeytinyağı, 150 gr. halis bal, 50 gr. hıyar çekirdeği, 500 gr. süt kaynatılıp macun kıvamına getirilir.” Soğutulup ömür boyu yenebilir. Rahim adalelerini kuvvetlendiren insan sağlığında Yaş İnsanların Abdominal Kanser riskini azaltan hurma yüksek miktarda nişasta, glikoz, vitamin ve mineral içermesinden dolayı özellikle yeni doğum yapmış bayanların kaybettiği enerjiyi en dengeli ve doğal şekilde elde etmesini sağlar. Rahim adalelerini kuvvetlendiren İnsanların Abdominal Kanser riskini azaltan hurma besin içeriği en zengin meyvelerden ve içerisinde anne karnından başlayıp, hayatın tüm dönemlerinde (çocukluk, hamilelik, yaşlılık vs.) insan sağlığında ihtiyacımız olan besin gruplarının hemen hemen tamamı mevcuttur. İnsan sağlığında doğum sırasında meydana gelen kan kaybı, vücut şekerinin düşmesine sebep olur. İnsanların Abdominal Kanser riskini azaltan hurma vücuda tekrar şeker girişinin sağlanması açısından önemlidir ve tansiyon düşmesini de engeller. Kalori değerinin çok yüksek olması sebebiyle hastalıktan güçsüz düşmüş ya da yorgun olan kimseler için özellikle çok faydalıdır.

Bu bilgiler, Allah’ın Hz. Meryem’e, hem kendisine enerji ve canlılık verecek hem de bebeğin tek gıdası olan sütün meydana gelmesini sağlayacak ” İnsanların hurma”dan yemesini bildirmesindeki hikmetleri ortaya koymaktadır. Örneğin İnsanların Yaş hurma sindirim sistemini özellikle sütle yenirse rahatlatır., insan vücudunun sağlıklı ve zinde kalabilmesi için hayati önem taşıyan 10’dan fazla element içermektedir. Bu nedenle günümüzde bilim adamları, insanın sadece Abdominal Kanser riskini azaltan hurma ve suyla yıllarca yaşayabileceğini belirtmektedirler. Bir İnsanların sinir hurma ve bir bardak sütün bir insanın günlük besin ihtiyacını karşılamaya yeteceğini söylemektedir. Bebeğin Büyümesini Sağlayıcı olan İnsanların Abdominal Kanser riskini azaltan hurmada potasyum miktarı bol olduğu için bebeğin gelişmesini, gürbüzleşmesini, hasta olmamasını sağlar. İnsanların Abdominal Kanser riskini azaltan hurmadaki potasyum oranı, bebeğim beslensin diye ilk akla gelen çikita muzundan 2.5 kat daha fazla. Ve muz gibi hazmı da zor değildir. Hurma da A,B,C vitaminleri gibi birçok vitamin ve mineral bulunuyor.
insan sağlığına yararlı ve Rahim adalelerini kuvvetlendiren birçok vitamin ve mineral (demir, magnezyum, kalsiyum, potasyum, A vitamini, B vitaminleri, C vitamini) içermesinin yanı sıra, karbonhidrat, protein ve yağ kaynağı olan İnsanların Abdominal Kanser riskini azaltan hurma meyvesi, aynı zamanda yüksek lif içeriğine sahiptir. İnsanların Dinçlik ve Enerji veren hurma neden insan sağlığında Rahim adalelerini kuvvetlendiren mucizevi meyvedir? İnsanı, hastalığı, İnsanların Abdominal Kanser riskini azaltan hurmayı ve şifayı yaratan Cenab-ı Allah’tır. İnsanoğlu sebeplere riayet etmekle beraber Rahim adalelerini kuvvetlendiren şifa ve tesirin ancak Cenab-ı Allah’tan geldiğini bilmelidir. Tıbbi Nebevi’nin en önemli besini olan İnsanların Abdominal Kanser riskini azaltan hurmayla ilgili son yıllarda Rahim adalelerini kuvvetlendiren çok sayıda araştırmalar yapılmakta ve her seferinde insan sağlığında farklı faydaları ortaya çıkarılmaktadır.

İndex: meme kanseri, Rahim Kanseri, taze hurma, yaş hurma, Osteoporozu, Gıda, Bebek Maması, Hurma, Doğum, Hamile, Bayan, Loğusa, Hz. Meryem, Enerji, karbonhidrat, protein, Tansiyon, demir, magnezyum, kalsiyum, potasyum, A vitamini, B vitaminleri, C vitamini tiamin, riboflavin, folat, niasin, K Vitamini, Cancer,

.

Benzer Makalelerimiz. 

Kızılcık Sağlıklı Cinsel Yaşam Sağlar.

incir, insan sütüne en çok benzeyen gıdadır

Güzelliğin Sırrı Kara Üzümdedir.

Fındık Saç Sağlığına Faydalıdır

Taze Hurmanın Doğumdaki Mucize Faydalıdır.

İnsanda Uzun Saç Anten etkisiyle Yaşamı Algılar.

.

Bilgi kaynaklarımız:
www.google.com

www.bitkiveinsan.com

www.faydaliyasam.com

UYARI:
www.bitkiveinsan.com sitemizde hastalikları teşhis tedavi etmek ile ilgili 1219 sayılı Tababet Kanunu’na göre sadece doktorların görevi olduğu bilinciyle, web sitesinde yer alan bilgiler sağlıklı ve yararlı yaşama hakkında bitkisel doğal tavsiye niteliğinde olup paylaşımlar ve konularımız tavsiye ettiğimiz ürünlerimiz ilaç değil, yaşama yararlı besin destek ürünleridir. Tedavi veya hekim tedavisi yerine geçmez. Paylaşılan metinlerde ve Kürlerin içerisinde geçen bitkilerin kullanımından önce, özellikle adı geçen bitkilere alerjiniz olup olmadığını doktorunuza kontrol ettirdikten sonra kullanmanız tavsiye olunur. Yaşama sağlıklı, afiyet içinde, yararlı yaşamanız dileklerimizle…